Oyuncak Buzağının Hayali

Fotoğraftaki oyuncak buzağı bir markanın maskotu. Sabah annem ben henüz uyanmış, yatağımda keyif yaparken bir yerde bulmuş yanıma getirdi, “Bak reklamda görüp üzülüyordun, yazık diyordun, kendisini gerçek bir buzağı sanıyor”.

Aslında öyle değildi, o gerçek bir buzağı olmayı hayal eden bir oyuncaktı ve bu beni üzüyordu.

Bu oyuncak buzağını, okumak için yatağımın başucuna dizdiğim kitapların yanına yerleştirdim. Ben de bu kitapların tümünü ve onlar azaldıkça yerlerine gelecekleri okuduğumda hayal ettiğim şeye dönüşeceğimi sanıyorum. Hayal ettiğimin de tümüyle ne olduğunu bildiğimi söylesem yalan olur.

Böyle düşündüğüm zamanlarda aklıma hep lisede bir arkadaşımın hatıra defterine benim için “İstediği her şeyi elde eder” diye yazması gelir. Bu cümlenin yanlış bir yargı içerdiğini düşünmüşümdür hep içten içe ama böyle şeyleri itiraf etmek zordur. Hayatımda isteyip de elde edemediğim o kadar çok şey oldu ki. Şimdi dönüp baktığımda olmamasında haklılık payı varmış diyorum. Ben mizacıma aykırı şeyler istemişim, ne var ki olanlar istediğimden daha iyisiydi her zaman. Beni doldurulmuşluğumdan soyutlayan, özümü bilen bir sistem var sanıyorum.

Az önce bir süredir bitmesin diye sonunu uzattıkça uzattığım bir kitabı bitirdim: Narziss ve Goldmund. En son 3-4 yıl önce okuduğum “Lizbon’a Gece Treni”nde yaşamıştım aynı duyguyu. Kitap bittiğinde koynuma bastırıp, bir süre öylece durdum.
Kitapta bir yerde Goldmund, gelecek vaad eden bir rahip olan Narziss’e hedefini sorar, Narziss şöyle cevaplar: “Hedef mi? Okul müdürü olarak hayata gözlerimi yumacağım belki, belki de başrahip ya da piskopos olarak, fark etmez. Hedefim şu olacak: En iyi hizmet verebileceğim, mizaç ve karakterimi, özellik ve yeteneklerimi en iyi şekilde değerlendirip, geniş bir etkinlik alanına kavuşturabileceğim görevlerin başında olmaya çalışacağım hep. Başka bir hedefim yok.”

Şimdi durup düşündüğümde hayatı hep bu düzlemde yaşamak gerektiğini fark ediyorum. Keza girdiğim her örgütte, yani ne bileyim öğrenciyken bir ofisin öğle yemeğini, paspasını yaparken de, temizliğini yapmak üzere gittiğim evde de, bir oto serviste üniformamla koştururken de, tiyatro sahnesinde de, şimdiki mesleğimi yaparken ve mesleğimin neticesi bulunduğum diğer platformlarda da bir sonraki adıma takılmadan, en iyisi olmayı düşünmeden, mizaç, karakter, yetenek ve özelliklerime göre, yani içimden geldiği gibi hareket etmişim ve ulaşmışım/ ulaşıyorum ulaşmam gereken yerlere. Her seferinde hep ben olmuşum, ben kalmışım. Başkasının verdiği kimliklerden, görev tanımı kalıplarından uzak, nasıl daha faydalı olabilirim diye düşünüp, bugünkü yerimi yaratmışım.
Bunda karşıma çıkan fırsatların ve beni parlatan insanların da payı büyük şüphesiz.

Kitapta da Goldmund aslında karakterine ve potansiyeline aykırı olarak, ailesinin de iteklemesiyle, rahip olma isteğiyle okula gelen ama kendisinden daha bilgin olan Narziss’in yarattığı farkındalık sayesinde okuldan kaçıp göçebe bir hayat süren ve ruhunu sanatla doyuran biri.

Hayal ettiğimizi mi yaşıyoruz, istediğimiz gerçekten ihtiyacımız olan şey mi yoksa şişirilmiş, bize ezberletilmiş imgelerin peşinden mi koşuyoruz? Hayatımız aslında amacımızı bulmaya hizmet eden olayların bütünü değil mi?

Şimdi yol nereye çıkacak bilmeden, sadece kendimi gerçekleştirmeye odaklanarak okuyacağım kitaplarımı. Öte yandan buzağına oyuncakken, yani kendiyken, ne kadar tatlı olduğunu söyleyeceğim. Üzülme diyeceğim, imgelediğimiz, her zaman ihtiyacımız olan kadar yeterli ve güzel değildir. Gerçek buzağılar o kadar da mutlu değildir belki…

https://www.youtube.com/watch?v=dyQYIBrdlgw

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz