
Marmara Üniversitesi tarafından Güçlü Kadınlar Zirvesi’ne konuşmacı olarak davet edildim.
İlk davet geldiğinde olaya bak dedim, hayat önce seni güçlü bir kadın ol diye zorluyor, ardından da Güçlü Kadınlar Zirvesi’nde konuşmacı yapıyor. Bir de tarihi duyunca hayatın espri anlayışına bir kere daha hayran kaldım. 5 Mart, hayatımda tanıdığım en güçlü kadınlardan biri olan anneannemin ölüm yıl dönümü.
Onu güçlü yapan eğitimi, kariyeri değildi maalesef. Onu güçlü yapan hayatın zorlukları karşısında gösterdiği dirençti.

Erzincan’ın bir köyünde annesini tanıyamayacağı kadar küçük bir yaşta kaybediyor. Elbette okutulmuyor, evleniyor, dört kızı oluyor. Eşi başka bir kadınla birlikte olmaya başlıyor. Evde açlık, şiddet bitmeyince anneannem dört kızını da alıp İstanbul’a geliyor. Gece gündüz evlere temizliğe giderek çocuklarını büyütüyor. Kızlar annelerine destek olmak için eğitim hayatlarına bir yerden sonra devam etmiyor, çalışıyorlar.
Yıllar sonra annem benzer bir kaderi yaşayınca o da çocuklarını alıp, hayatını baştan kuruyor. Yine benzer, geçici işlerin ardından o farklı olarak bir sertifika programında eğitim alıp, meslek ediniyor.
Ben “annenin kaderi kıza” laflarıyla büyüyen ama bu zinciri kırmaya daha küçük yaşta karar veren bir kadın olarak devam ediyorum hayatıma. Annemin kaderini değil, güzelliğini almaya niyet ediyorum. (Bu konuyla ilgili daha önce yazdığım bir yazıya buradan ulaşabilirsiniz)
Ben de benzer işler yaptım. Aynı dürtülerle ama ailemi geçindirmek için değil. Aileme yük olmadan erasmusa gidip, Avrupa’yı gezmek için bitmek bilmeyen merak ve keşif arzusuyla. Daha sonra iyi bir meslek edindim, yüksek lisans bile yaptım. Bunların hepsi kolaylıkla değil, mücadeleyle oldu. Kader gayrete aşıktır.
Ailemin kadınlarının kaderini gayretle, görülmeyeni cesaretle göstererek aşma görevini biraz da mecburi olarak kabul ettim. İçlerinde ukde kalan ama sesli söylenmeyen her şey bizim sessiz bir antlaşmamız oldu.
En büyük ortak yanımız ise asi ruhumuz. O dik kafalı, ehlileşmeyen, belki bazen sabırla susan ama sonra olur olmadık yerde patlayan ruhumuz. Yaratan, değiştiren, düştüğü yerden daha güçlü kaldıran o kontrolü zor, şaşılası güç.
Bunun da elbet bir bedeli var. İçimizdeki fırtınaların altındaki anlaşılma isteğinin, o güçlü duruşun altındaki şefkatli bir kucak arayışının reddedilmesi… Coşup duran duyguların abartı sayılması, bastırılması, yok sayılması… Hatta çoğu zaman bizzat, bire bir kendimiz tarafından.
Çocukluğum içimdeki bu dönüp duran ateş topunu anlamakla geçti. Madem söndürmem gerekiyordu, niye bana verilmişti?
O duygu denizini anlamak, onunla konuşmak ve hatta onu yönetmeyi öğrenmek… Üstelik tüm bunlar olurken dışımdaki dünyanın beni anlamadığını, hissetmediğini görmenin verdiği kağıt kesiği acısıyla tek başına baş etmek zorunda kalmak. Bu yüzden içimdeki dünyada dengeli bir hayatı yaratma çabam. Bu yüzden vücudumdaki her dövmenin anlamı “denge”, bana sık sık hatırlatsın diye.
Bir de bir zeka var ki bizde akıllara ziyan. Öyle üç basamaklı sayıları akıldan çarpma gibi değil. Analitik, duygusal ve sezgisel. Başkalarının duygularını ve ihtiyaçlarını çok iyi anlarız mesela biz. Çünkü ortamı koklamayı iyi öğrenmişsizdir gelmekte olan tehlikeyi herkesten önce sezmek için. Bir işin sonu nereye varır biliriz, alt metinleri okuruz.
Şifa olmaya çalışmak var bir de bir bize kalmış gibi o mesele de. Olamayacağını anladığın anlarda da hayal kırıklığıyla içine kapanmak cabası. Buna karşılık kendi ihtiyaçlarını söylememek, ikinci plana atmak… Ben de bunu yeni yeni yapabiliyorum, kendi ihtiyaçlarımı önceliklendirmeyi yani. Savaşım da yine bunu yapamayanlar için.
İşte öyle.
Analarımızın elleri omuzlarımızda, kaderlerinin düğümleri ise çözülmek üzere bize emanet.
Bu güç henüz kendi bile farkında olmasa da her kadında var.
Kadınlar bulundukları her yerde sanılanın daha fazlasıdır.
Onlar bir kadına acı verirler, hayal kırıklığı… Kadın onu alır dönüştürür bazen bir yemeğe, bazen bir örgü kazağa, bazen bir akademik başarıya, bazen kariyere…
Onlar bir şeylerini alabildiğini sanmışlardır ondan; neşesini, özgüvenini, umutlarını… Halbuki o bunları da dönüştürmüş, bir başka kadın doğurmuştur kendinden.
Onlar hayal dünyalarındaki dev aynalarının karşısında zayıf, küçük erkliğiyle övünmüştür. Kadın onlara dokunmamış, kendisini büyütmüştür.
Bu kadar güçlü bir varlık karşısında ne yapacağını bilemeyen sistem, ondan kurtulmak üzere çalışır. Bazen terk ederek yapar bunu, bazen küçülterek, bazen hastalığına çare bulmayarak, bazen cam tavanlarla durdurmaya çalışarak, bazen de öldürerek.
Kadın ise bölünerek çoğalır. İçinden amazonlar, kurtlar, kaplanlar, kartallar, yılanlar, kediler, köpekler, ağaçlar, kendinden daha güçlü kız çocukları çıkartır.
Yenemezsin ki, nasıl yeneceksin…

Bir yanıt yazın