
Mezun olduğum Kurtuluş Lisesi’nin 2018’de çıkardıkları dergi için yazdığım yazıdır.
Bu gerçeği çok seviyorum: “Hepimizin bir hikayesi var.”
Dışarıdan her ne şekilde görünürsek
görünelim içimizin rengini bi kendimiz biliyoruz. Kalın kapaklı bir kitap
gibiyiz. Bir yandan saklanmaya çalışırken bir yandan birileri gelse de açsa,
okusa bizi istiyoruz.
Araba kırmızı ışıkta durdu. Yayalar ağır çekimde geçiyor önümüzden. Birileri işe yetişmeye çalışıyor, birileri geceden dönüyor. Kiminin yüzü gülmüyor, kimi yanındakiyle kahkahalaşıyor elindeki simidi kemirmeye çalışırken. Hangisinin daha mutsuz olduğunu bilmek zor.
Kiminin saçını birine benzetiyorum,
kiminin yürüyüşünü, kiminin kafasını sağa döndürürken ki bakışını, kimisi ise
sadece arkadan benziyor birilerine. Uzaklara gidiyorum. Ne yazık bu onların
hikayesi değil hala, benim. Ne görüyorsam benim.
Yeşil yandı, bir ormanın içine dalar gibi daldım. Şefkat nasıl kuvvetli bir duygu, içine çekiveriyor insanı. Bir ağaç kavuğunun içinde kıvrılmak vardı.
Bir zamanlar yaşadığım bir şehri
düşünüyorum. Nasıl da yalnızdım. Yine de gökyüzü ne kadar mavi, çimenler ne
kadar da yeşildi. Uzun zaman oldu kafamı çimenlere koyup gökyüzüne bakmayalı.
Nereye koşuyoruz? Rüzgar bize dokunmak isterken neden eğiyoruz kafamızı?
Hiçbir bütünlükten eser yok. Ne
karşımızdakinin elini sıkarken, ne telefon ekranında mucizeler ararken, ne de
sarılırken. İki kolumuzu birden kullanamıyoruz, biri hep dolu. Biri hep bizi
tutuyor, bizi biz tutuyoruz. Tutunamıyoruz.
“Gökyüzünde silik gördükleriniz, hani şu arada bir parlayan, heh işte onlar yıldız. Hep parlayan, en parlak olanlar gezegen” demişti ilkokulda öğretmenim. Aklımda böyle kalmış. Bu bilgi neden bu kadar net bilmiyorum.
Şeyler, onlara yüklediğimiz değerlerden ibaret. Ya bir gün anlamsız kalırlarsa?
Derin bir nefes.
Nefes almak düşünmek için iyi bir
bahane. Sıyırmak gibi karanlık tüneli üzerinden.
Velev ki yaşamak dışında bir çare yok.
Bir bisiklet durur hepimizin evinin önünde, rengini sen seç; kırmızı, turuncu,
mavi… Koşup binmeli ona, çevirmeli pedalı. Sımsıkı tutmalı ellerimiz
direksiyonu. Canımız yanmalı, düşmeliyiz hatta, sonra yine kalkmalı. Zincir
fırlasın dişlisinden, ne çıkar! Dururuz, tamir ederiz, devam. Ellerimiz yağ
olsun, sürelim yüzümüze, üstümüze başımıza. Bu haklı bir isyan.
Direnmeyelim bu sefer, bırakalım kendimizi akışa, yokuş aşağıya.
Düştüğümüz yer çiçek bahçesi olsun.

Bir yanıt yazın