
Bundan birkaç yıl önce tango eğitimi alırken hocam bana “Çift danslarında yönetici erkektir, kadın kendisini erkeğe bırakmalı. Sen kendini erkeğe bırakmıyorsun.” demişti, ben de ona “Hocam ben hayatım boyunca böyle bir şey yapmadım ki!” diyince gülmüş geçmiştik.
Şimdi salsa eğitimi alıyorum. Her şey çok güzel, ben hareketleri biraz zor kapıyorum ama kaptım mı da kaptırıp gidiyorum. Sonra hoop bana yine ne dendi bir tahmin edin?
“Kendini erkeğe bırak”
Son ders biz dans ederken video çektiler. Videoyu izlerken fark ettim ki ben kelebek gibi oradan oraya salınırken döneceğimi bildiğim yerde partnerimin beni döndürmesini beklemeden kendi kendime dönüyorum. Elimi partnerim kaldırmadan ben nasıl olsa kalkacak o el diye kaldırıveriyorum. E haliyle dans zorla evlendirilmiş damatla dominant gelinin evliliğine dönüyor. Oluyor gibi duruyor ama olmuyor.
Buradan kendimle ilgili birçok şey çıkarabilirim; güvensizlik, bağımsızlık, kontrol deliliği…
Peki tüm bunlar ne ara oldu?
6-7 ay önce gittiğim bir workshopta bir meditasyon sırasında anne karnındaki halime gittim. Orada kendimi huzursuz bir şekilde kıpırdanırken gördüm. Bir an önce çıkıp annemin yanına gidip ona destek olmam gerekiyor gibi hissettim. Meditasyon sırasında hüngür hüngür ağlamak geldi içimden o küçük bebeğin huzursuzluğundan mütevellit.
Eve gittiğimde anneme bana hamileyken kötü bir şey yaşayıp yaşamadığını sordum, babamla çok şiddetli bir kavga etmişler ve bir şeyler bir şeyler…
Ben 8 yaşındayken boşandı annemle babam. Anne baba ayrılsa da babasıyla birlikte vakit geçirme lüksünü yaşayan çocuklardan olamadım. Bu da bir kadın olarak bendeki erkek imajının sağlıklı bir şekilde oluşamamasına neden oldu. Bir de güvensiz ve bağsız olmama.
Her ilişkimde hatta işimde bile yaşadım bu bırakamama sorununu. Dönüp baktığımda “iyi ki bırakmamışım, bu beni sulu dereye götürür susuz getirirmiş” dediğim şeyler olmadı mı, oldu. Bıraktığım ve popocuğumun üzerine şaptadanak düştüğüm, bıraktığımı zannettiğim ama serçe parmağımla da olsa kendime tutunduğum zamanlar oldu.
Yine de bir şeylerin olağan akışında kalabilmesi için bırakmanın şart olduğunu anladım.
Bir şey yaşayacaksın ve ondan bir sürü şey öğreneceksin. Akışa güvenip, kontrolü ona bıraktığında daha huzurlu bir şekilde ilerliyorsun. Öbür türlü ne anı yaşayabiliyorsun ne de yaşanması mümkün olanları.
Bırakabilmek, güvenebilmek o kadar kolay değil tabii, hele ki alışık değilseniz.
Her şeyi kendi tırnaklarınızla yaptıysanız, hadi bari şunu da o yapıversin dediğiniz yerde yaya kaldıysanız, bu sefer bırakacağım dediğinizde yere yapıştıysanız dans ederken bile kontrolünüzü kaybetmezsiniz. Hayat da tıpa tıp dans etmek gibi, uyum istiyor, denge istiyor, keyif istiyor, o zaman büyülüyorsunuz sizi izleyenleri. İşte öbür türlü kasılıyor, kasıldıkça ne tat alıyor ne tat veriyorsunuz haliyle.
Farkında yaşamak gerekiyor yalnızca. Mantığınızın, kalbinizin ve sezgilerinizin (burada sezgiler niye unutuluyor bilmiyorum, düşünmeden düşünebilmenin gücü diye bir şey var!) tam olarak dengede olduğunu bildiği yerde güvenip kendini bırakabilmeli insan. O saatten sonra başına ne gelirse gelsin “kendim, bizzat ben, bilerek yaptım, canım sağ olsun” diyebiliyorsun bence.
Amann en olmadı 7 kere düşüp 8 kere kalkarız.* 🙋🏻♀️
* “Nanakorobi yaoki.” Japon Atasözü

Bir yanıt yazın