
2017/ İstanbul
Dış kapının önünde ev terlikleri olurdu, oradan anlardım gittiklerini. Eğer evde yoklarsa her sabah pazar kahvaltısı tadında olurdu kahvaltılarım. Açardım bir müzik ve doğramaya başlardım soğanı, biberi. Onlar iyice kavrulunca üzerlerine peynir atardım ve yumurta kırardım. Karabiber de ekledin mi benim için bir ziyafet olurdu.
Evdelerse bu pek mümkün olmazdı. Çünkü hem müzik açamazdım hem de mırıltılarından soğan kokusunun onları rahatsız ettiğini anlardım. Zaten evdelerse ne kahvaltı yapmak gelirdi içimden ne de başka bir şey. Bez çantama doldurduğum gibi suyumu kitabımı çıkardım Mondego Nehri’nin etrafında yürüyüşe… Yeteri kadar sakin bi yer bulunca çimlerin üzerine yayılıp kitabımı okumaya başlardım.
Bir dünyaya ayak uydurmak yerine kendine yeni bir dünya yaratmayı seçtim ben hep. Daha mı zor daha mı kolay bilmiyorum, ama insanların yalnızlık diye tanımladıkları şey benim için gittikçe çoğalmanın ta kendisiydi.
Şimdi zaman zaman Portekiz’deki günlerimi anımsadıkça gözlerimi kapattığımda Coimbra’nın o dar sokaklarında görürüm kendimi veya odamın büyük penceresinin önünde güneş girer gözüme.
Sanki tarafımdan yaşanmamış bir ömrü küçük bir ekrandan izler gibi, bana ait olmayan 6 ay gibi…

Bir yanıt yazın