2019/ Balat – Mariana Çukuru’ndaki Plastikten de Gülüşü Solan Her Çocuktan da Biz Sorumluyuz.

yazar:

kategori:

İlkokuldayım, sınıfça pikniğe gideceğiz. Bir miktar para veriyoruz pikniğe gidebilmek için. Girdik hepimiz sıraya…

Bi baktım bi arkadaşım elleri cebinde uzaktan bakıyor bize. Çıktım yanına gittim, neden sıraya girmediğini sordum. Gelemeyeceğini çünkü piknik için istenen parayı veremediğini söyledi mahçup bi halde.

Duramadım yerimde, öğretmenimin yanına gittim, diller döktüm o da gelsin diye. Dinlemedi beni. “O zaman ben de gelmiyorum!” dedim. İnadıma direnemedi, arkadaşımı ve annesini de aldı otobüse.

O gün ben biri üzgünse mutlu olmamayı, biri açsa tok olmanın bi manası olmadığını ve öyle uzaktan mahçup bakarken biri yerimde durmamayı öğrendim.

Ve büyüdükçe bazı şeylere o günkü kadar gücümün yetmeyeceğini….

Çok güzel bir çocuk Ahmet. Elleri ve boynu kirli Ahmet’in, üstü başı kirli. Yüzü tertemiz, dişleri bembeyaz. Koca adam ifadesi oturmuş Ahmet’in suratına. Çocuk yanı okula gitmek istiyor, arkadaşlarıyla oyun oynamak… Diğer yanıyla diyor ki “Ben okula gidersem kirayı kim ödeyecek?”

Babası Suriye’de öldürülüyor, annesi savruluyor buralarda, kardeşleri ayrı çalışıyor.

Ahmet ekmeğini paylaşıyor, ayranını paylaşıyor, aç olduğunu söylemiyor.

Ahmet göğsüme koyuyor başını, orada dinleniyor.

“Seni çok seviyorum, bunu sakın unutma” diyorum yüzü avuçlarımdayken, kafasını sallıyor.

Evime getirmek istiyorum Ahmet’i. Yıkamak, giydirmek, yedirmek, okula göndermek, oyuncaklar almak istiyorum. Büyük adam oluşunu görmek istiyorum.

Yapamıyorum.

Zehra, 14 yaşında, güzeller güzeli… “Aşık olurum diye evden çıkmama izin vermiyorlar” diyor. Kardeşleri okula gidiyor, onu göndermiyorlar. Ne istiyorsun diye soruyorum “Arkadaşlarımla dışarıda oyun oynamak, bi de okula gitmek istiyorum, çok istiyorum hem de” diyor. Birkaç seneye evlendirecekler…

Yine hiçbir şey yapamıyorum.

“Ne çocukların kendi ailelerinden ne de sığındıkları devletten bir fayda gelmiyorsa biz ne yapabiliriz?” diye sıyrılıyoruz bir nevi işin içinden, içimizi rahatlatıyoruz.

İki üst baş, bir öğle yemeği ile kapatıyoruz günlük hesabımızı. Yarını düşünüp üzülüyoruz sadece. Neresinden tutsak elimizde kalıyor.

Yara demiştim ya hani, hep en büyüğü bizde sandığımız o yaralar… Başka hayatların içine daldığınızda şaşıp kalıyorsunuz bu kadar küçük eli olan birinin böylesine büyük yaralara sahip oluşuna, boyundan büyük sorumlulukları ve yaşaması muhtemel acıları kaldırma kuvvetine.

Kendinizi şımarık ve güçsüz hissediyorsunuz.

Hayatın adil olmayışına bir kere daha şahit oluyorsunuz.

Kimileri sorgulamaya başlıyor varsa hani nerede diye.

Sanırım Tanrı bizim içimizde, bizler onun birer yansımasıyız ve yaptıklarımızdan da yapmadıklarımızdan da biz sorumluyuz.

Cennet de cehennem de burada.

Hayatı ve kaderi suçlamak boşa, her ne olduysa insan yaptı.

Mariana çukurundaki plastikten de gülüşü solan her çocuktan da biz sorumluyuz.


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir